English | Urdu | Turkish | Bahasa Indonesian

 

Teşekkür

Bu makalenin önceki taslaklarını okumayı kabul eden ve değerli önerilerde bulunan bazı akademisyenlere ve arkadaşlara şükran borçluyum. Bununla birlikte, makaledeki tüm görüşlerden ve kalıcı hatalardan yalnızca ben sorumluyum. Dr. Usaama Al-Azami, Dr. Safaruk Chowdhury, Dr. Sohail Hanif, Prof. Sherman Jackson, Shaykh Amin Kholwadia, Maulana Dr. Haroon Sidat, Mobeen Vaid, ve Shaykh Shuayb Wani, diğerlerinin yanı sıra, bu isimlerin arasında. Ayrıca, burada ifade edilen fikirlerin kendileriyle yaptığım sohbetler sırasında geliştiği ve kristalleştiği Ümmetiks ekibime de minnettarım.

 

1. Giriş

Bugün dünyanın her yerindeki Müslümanlar varoluşsal tehditlerle ve heyecan verici fırsatlarla karşı karşıyadır. Bunların tamamı bir ümmet olmanın emsalsiz mücadelesi olarak özetlenebilir: “Şüphesiz bu, tek Ümmet olarak sizin Ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim, o halde bana kulluk edin” (21:92, 23:52). Bizim en büyük düşmanımız harici bir etken değil, içimizdeki hayal gücü ve irade eksikliği ve Allah’ı ve kainatını kavramamızın önünde engel teşkil eden öğrenilmiş bir çaresizliktir. İnsanlığın en büyük düşmanı olan kendinetapınmadan ve kendinikandırmadan kurtulmasına ve kendisini tek hakikat olan Allah’a yönlendirmesine yardım etmek için insanlığa verebileceğimiz çok şey var. Her ne kadar kendisinin ellerinde kan kaybediyor ve acı çekiyor olsak da dünyaya, bir taraftan öfke ve intikam, diğer taraftan ümitsizlik ve teslimiyet yerine, rehberlik ve kurtuluşa giden yolu sunmak bizim nebevi yükümlülüğümüzdür. Ümmetin kalbindeki bu merhametli güç sadece ilahi daveti ve nebevi modeli takip edersek sadır olabilir. Bunun için de, yeniden Ümmet olma iradesini göstermemiz gerekmektedir.

Bu makale, “ümmetiks” kavramını ve dolayısıyla da Ümmetiks Enstitüsünün misyonunu açıklamakta ve ümmetiks projesinin vizyonunu ve temellerini açıklayan bir makale dizisinin de ilkidir. Yine bu makale, Müminler için ne kadar zorlu olursa olsun bir görevi üstlenmek için yeterli bir sebep olan ümmet dayanışmasının emsalsiz İslami önemini ve zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Sonrasında da (ümmet) birliğinin zaruriyetinin olası sonuçlarını analiz etmektedir. Ayrıca, ümmetiks söylemini temel İslami kavramlar olan ihya (iḥyāʾ) ve tecdîd (tajdīd) mefhumları aracılığıyla kavramsal olarak konumlandırmakta ve Müslümanların alimlerinden, liderlerinden ve ümmetin bütününden doğan ve yine onlara yönelen tavsiyeleşmeyi (naṣīḥa) kolaylaştırmaktadır.

Dünya çapında, giderek artan sayıda ve çeşitlilikte akademisyen ve uzmanla yapılan ümmetle ilgili görüşmeler sonucu, Ümmetiks Enstitüsünün araştırma programı önümüzdeki birkaç yıl boyunca aşağıdaki birbiriyle bağlantılı hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadır: (i) küresel ölçekte geniş bir Müslüman akademisyen ve uzman yelpazesine erişimini genişletmek; (ii) Müslümanların mevcut entelektüel geleneklerinden, hareketlerinden, ve tabandaki halk topluluklarından ve ayrıca çağdaş sosyal, bilimsel ve beşeri bilgi birikimlerinden yararlanarak, ilgili bilgi alanlarını ve teknik alanları geliştirmek, (iii) ileriye dönük tekniklerden ve teknolojilerden faydalanarak ve Müslümanların mevcut kaynaklarını ve küresel irtibatını en iyi şekilde kullanarak entelektüel çözümleri ve somut programları ayrıntılı olarak ele almak ve detaylandırmak. Sonraki makaleler bu programı ayrıntılı bir şekilde irdeleyecek ve etkili bir Müslüman birliği ihtimaline karşı sunulan ortak itirazlara değinecektir.

Bu misyonun bariz arzusu ve kapsamı göz önüne alındığında, birkaç sınırlılığın bahsi gerekmektedir. Biz cesur düşünce ve eyleme ve hem geleneksel hem de çağdaş titiz ilmi çalışmaya inanıyoruz. Aynı zamanda geçmişteki ve günümüzdeki büyük İslam alimleri ile müceddidlerine karşı tevazua ve onlardan gelen bir devamlılığa da inanıyoruz. Müslüman alimlerin ve liderlerin ümmetle ilgili birçok farklı alandaki çabasının yerini almayı değil onların çoğaltılmasını hedefliyoruz. Her düzeydeki Müslüman faaliyetler- inançlı çocuklar yetiştiren ebeveynler, ümmete dair ninniler söyleyen anneler, Kur’an kıraatini düzelten imamlar, İslam’ı savunan ve tanıtan vaizler ve eğitimciler, kendi alanlarında uzmanlaşan Müslüman bilim adamları, girişimciler ve düşünürler ve en önemlisi nebevi yükümlülüğü üstlenen ve ilahi bilgiyi yeniden canlandıran alimler-, Ümmet’in kuşatıcı ihyasının gerekli unsurlarıdır.

Çağdaş İslami söylemdeki önemli bir boşluğu doldurmak ve söylemsel bir devrime ilham olmak için çabalıyoruz. Başlatmak istediğimiz savaş, pek çok Müslümanı etkisi altına almış olan öğrenilmiş çaresizliğe, kendini küçük görmeye ve yenilgiyi kabullenmişlik haline karşıdır. Aşağıda da açıklanacak olan etkili bir ümmetçi ittifak yoluyla İslam’ın yükselişine olan bağlılığımızdan da taviz vermiyoruz. Bunun ötesinde, münferit bir reçete ya da önceden hazırlanmış ütopik bir program sunmuyoruz. Fakat, küresel çaptaki Müslüman nesilleri birleşik bir Müslüman medeniyeti için çalışmaya teşvik etmeyi amaçlıyoruz. Son olarak, muhatabının diline hakkı yerleştirmesi ve kendisine onu kabul edecek tevfikin verilmesi için dua eden İmam Şafii’nin izinde geri bildirim bekliyoruz.

 

2. Ümmetiks Nedir?

“Ümmetiks” terimi Müslüman Ümmetinin müşterek meseleleriyle ilgili olan her şeyi ifade eder. Ümmet, Kur’an’da, Son Peygamber Hz. Muhammed’in (sav) takipçilerinin oluşturduğu topluluğa işaret etmek için kullanılan ve övülen bir terimdir. Ki bu topluluk, “insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” (3:110) ilan edilmiş ve Allah tarafından, “hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya” (3:103) ve insanlığı iyi olana davet etmeye çağırılan “en vasat topluluk” (2:143) olarak yüceltilmiştir. Hz. Peygamber’in (sav) sözleriyle dile getirirsek, Ümmetiks (isim formunda) siyasat al-umma (سياسة الأمة, Ümmetin siyaseti) anlamına gelmektedir.1

Dolayısıyla, Ümmetiks, İslami siyaset için uygun bir kavramdır. Bu haliyle, Ümmetiks, Ümmetin ve onun ilahi misyonunun tasavvur ve ifade edildiği, ümmet dayanışmasının hissedildiği ve ümmetin sosyokültürel, siyasal, ahlaki ve dini meselelerinin ele alındığı ve yönetildiği söylemleri, inançları ve uygulamaları kapsayan bir şemsiye terimdir.

Politika (siyaset, politics), polis için neyse, Ümmetiks de Ümmet için odur. Peki yeni bir kavram olarak Ümmetiks’i türetmek neden gerekli? Niçin sadece İslami siyasetten bahsetmiyoruz? 2 Çünkü kelimeler fikirleri hem anlamak hem de perdelemek için hayatidir ve Müslümanlar olarak dilimizin sorumluluğunu üstlenmek kendi kaderimizin idaresini ele almak yolunda atacağımız ilk adımdır. Modern zamanda politika (siyaset) modern teritoryal devlete referansla anlaşılsa bile, Aristoteles tarafından türetilen ‘politika’ (siyaset) kelimesi, bir şehrin (polis) kolektif işlerine ve bu işlerin yönetimine atıfta bulunmaktaydı.3

Bu sebeple, siyaset kavramı, Kur’an’ın, Sünnetin ve büyük İslam alimlerinin, imamet veya halifelik, Ümmetin idaresi, ve yöneticilerin ve yönetilenlerin görevleri ve hakları gibi temel İslamî meselelerden bahsederken kastettikleri şeyi tam olarak ihtiva etmemektedir. Onların söylemi, teritoryal sınırlar, ulusal özellikler, ve bir halkın dünyevi arzularıyla sınırlı değildir. Fakat, bu söylem daha ziyade, Ümmetin misyonu, ahlaki özellikleri ve kurtuluş arayışıyla tanımlanmaktadır. Bu misyonun ifası için Ümmet’in, Peygamber’in Ümmetinin işlerini idare ettiği sürece Peygamber’in vekili (yani halife adıyla) sıfatıyla görev yapan biri tarafından, yönetilmesi gerekir.

Bu konudaki tüm yazarların bilfiil üzerinde uzlaştığı klasik tanımı hatırlayacak olursak: Hilafet, Peygamber’in ümmetinin işlerini, o ümmetin dinini ve dünyevi işlerini muhafaza ederek yönetmede Peygamber’in vekaletidir.4 Etimolojik olarak ümmet kelimesi, bir amacı veya niyeti olan ve bir imam tarafından liderlik edilen bir topluluk ya da cemaat anlamına gelmektedir.5 Bu noktada, imam ve emîrü’lmü’minîn tabirlerinin de halife kelimesinin yaygın eşanlamlıları olduğunu not etmek gerekir.6

Milliyetçilik ve ulus-devlet çağında sık görülen sekülerleşmelerine rağmen, İslami söylemdeki ümme (ya da ümmet) veya mille (ya da millet) gibi anahtar kavramlar ne teritoryal uluslara (Pakistanlı, Mısırlı, Suudi, Nijer veya Malay milletlerine), ne genel olarak insanlığa, ne doğu halklarına, ne de Küresel Güney’in ya da dünyanın bütün mazlum ve sömürgeleştirilmiş halklarına işaret etmektedir.  Aksine, bu kavramlar, İslam Ümmetine, yani kelime-i şehadet getirenlerden oluşan o topluluğa atıfta bulunmaktadır. Bu nedenle dilimizi yeniden talep etmek özellikle önemlidir, zira günümüzün Müslüman-çoğunluklu ulus-devletlerinin çoğu, salt kendi ve Batılı hamilerinin ve efendilerinin çıkarlarına sadık küçük elit zümrelerin kontrolündeki Orwellci yapılardır. Bu elitler geçtiğimiz yüzyıl boyunca Müslümanları yıldırmaya, onların beyinlerini yıkamaya ve onları İslamsızlaştırmaya çalışmışlardır. Bu, bazen bizi, alimlerimizi ve liderlerimizi doğrudan katlederek, bazen de yabancı ideolojilerin ithal edilmesi, kurumlarımızın  önemsizleştirilmesi, İslami doktrinlerin çarpıtılması ve daha sinsi bir şekilde temel İslami doktrinlerin ve kavramların anlamalarını yeniden yazarak bizzat dilin veya dini metinlerin tamamen değiştirilmeye çalışılması suretiyle Müslüman kitlelerin dini bilgisini, kültürünü ve ruhunu yozlaştırarak gerçekleştirilmiştir.7 Düşmanın, yani Müslümanın Müslüman olarak yaşama ve gelişme hevesini ve cesaretini kırmayı arzulayan herkesin, en büyük silahı ulemayı ve aydınları bizzat zapturapt altına almak, veya cesaretlerini kırmak olmuştur, ki böylece, diğer milletlerin aya adım attığı ve artık yıldızlara ulaştığı bir dünyada yaşarken bile, en temel haklarını ve özgürlüklerini düşünmekten ve arzulamaktan korksunlar, tıpkı Japon atasözünün dediği gibi, kuyunun içinde, denizin varlığını inkar eden kurbağalar olmak zorunda bırakılsınlar. Ancak, Allah’ın izni ve en cesur alimlerimizin, liderlerimizin, şehitlerimizin ve dini muhafaza ve tecdit için kahramanca mücadele veren müminlerin çeşitli hareketleri sayesinde, düşmanın, bazı zaferleri kazanmış olsa bile, savaşı kaybedeceği muhakkaktır. Kutlu ümmetçi mücadele devam etmektedir.

Şunu da not etmeliyiz ki, bir yandan, Ümmetiksin derdi, seküler siyasetin aksine, sadece kaynakların yönetimi ve yeniden dağılımı değil, aynı zamanda ilahi davetin ikamesi (iqāmat al-dīn) ve yeryüzünün idaresinin (ʿimārat al-arḍ) kolaylaştırılması, Müslümanlar arası ilişkilerin ve uyum, beraberlik ve birlik arayışının yönetilmesi, ve adaletin ve refahın tüm insanlar için ilahi emri yerine getirecek şekilde tesis edilmesidir. İlmi açıdan bakıldığında, ümmetiks akidenin, fıkhın, ahlakın, ve Müslümanların, Müslümanlar olarak, müşterek kaygılarıyla ilgili diğer İslami söylemleri (shuʿūn al-muslimīn) kapsamaktadır. Bu, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye (yönetim ile ilgili ilahi hükümler) ve es-Siyâsetü’ş-şerʿiyye (şer’i siyaset) gibi klasik türlerin içeriklerinin yanı sıra siyaset bilimi, sosyal bilimler ve beşerî bilimler gibi modern disiplinleri de içerir.

Öte yandan, Ümmetiks geleneksel siyaseti ne reddeder ne de engeller. Yalnızca onu düzenler ve yönlendirir. Tıpkı İslami evlilik kavramının, örfi, yerel ve kültürel evlilik kavramlarını reddetmediği, aksine onlara özel bir biçim ve amaç kazandırdığı gibi. Dolayısıyla da, Ümmetçi dayanışma teritoryal hudutlarla sınırlı olmamasına rağmen, halklar, kültürler, örfler, uygulamalar ve mekanlar arasındaki çeşitliliğin önemini inkar etmez. Ümmetçi evrenselciliğin yerel ve tikelci mensubiyetler karşısında sıfır-toplamlı bir oyun olması gerekmez. İslam farklılıkların bir kısmını metheder, diğer bir kısmını mazur görür, yumuşatır, ancak başka bir kısmını da engellemeye çalışır ve yasaklar.

Ümmetçi kimlik prensibi temel dayanak olarak sağlam bir şekilde tesis edildikten sonra, karşılaştırma, karşıtlık ve başka tecrübelerden öğrenme daha ciddi bir niyetle, dikkatle ve amaçla gerçekleştirilebilir. Müslümanlar ister İslam topraklarında ister azınlık olarak olsun, komşularının gayrimüslimleri de içerebileceği, yaşadıkları toplulukların ve siyasal sistemlerin siyasetine (iyi düzen ve yönetim gibi) elbette katkıda bulunabilir. Ancak Ümmetin mensupları olarak Müslümanların ilk ve öncelikli aidiyetleri İslam Ümmetinedir. Dolayısıyla da, siyasetleri, imanın bir gereği olarak ümmetiksten ilham almakta ve ümmetiksle sınırlandırılmaktadır.

 

3. Dini Kaynaklara Dayanan Temeller

Tıpkı İslam hukukunun (fıkıh) ameli ilahi emirlere, ilahiyatın (usûlü’d-dîn veya kelam) Allah’ın ilminin peşinde akıl ve vahyin uyumlu hale getirilmesi gerekliliğine, etiğin (ahlâk, edep) ve manevi ilimlerin (tezkiye, sulûk ve tasavvuf) de kişisel erdemleri ve daha yüksek manevi dereceleri kazanma görevine karşı müminlerin geliştirdiği tarihsel cevap olması gibi, ümmetiks de müminlerin, misyon sahibi, örnek, birleşmiş bir inanç topluluğu olmaları yönündeki ilahi emre karşı geliştirdiği tarihsel cevap olarak anlaşılabilir. Bu da bizi, Ümmetin oluşumunu ve gidişatını belirleyen anahtar, kurucu Kur’an ayetlerine götürür:

I. İlk ayetimiz Muhammedî Ümmetin, insanlığa karşı nebevî sorumluluğunu yerine getirmesi gereken adil bir topluluk ve emin bir şahit olduğunu beyan etmektedir:

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا

“Böylece, sizi adil bir ümmet8 kıldık ki, insanlara şahitler olasınız ve Peygamber de size şahit olsun.” (2:143)9

 

II. Aşağıdaki ayet de, ilk ayetin anlamını tamamlamakta ve anlamına daha da derinlik katmakta ve bunu, Ümmeti başkalarını iyi olana davet eden en iyi topluluk olması suretiyle şereflendirerek ve aynı şeref-misyon ikilisini vurgulayarak yapmaktadır:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Siz iyiliği emreder ve kötülükten meneder; ve Allah’a iman edersiniz.” (3:110)10

 

III. Allah bizi Ümmet olarak sadece peygamber vekilliği göreviyle şereflendirmemekte, aynı zamanda bunu Allah’ın ipine hep birlikte sarılarak yapmamızı emretmektedir:

وٱعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ ٱللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُواْ

“Ve hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanıp bölünmeyin.” (3:103)11

 

IV. Hatta daha sert bir şekilde:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِن بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ۚ وَأُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. Böyleleri için çetin bir azab vardır” (3:105)12

 

V. Bir başka ayette de müminlerin aktif olarak canlı tutmaları gereken bir kardeşlikleri olduğu belirtilmektedir:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin” (49:10)13

 

VI. Bir diğeri de, müminlerin bir araya gelerek tek vücut olmaması durumunda büyük bir fitne yaşanacağı uyarısında bulunmaktadır:

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَآءُ بَعْضٍ ۚ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِى ٱلْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridirler, ve eğer siz (Ey Müminler) de böyle yapmazsanız yeryüzünde zulüm, ve büyük bir fitne olur” (8:73)14

 

İlk iki muazzam ayet bir dizi esas noktayı ortaya koymaktadır. Kur’an’ın hitap ettiği kişiler, yani Hz. Muhammed’in (sav) Ümmeti, adaletle dengelenmiş, en iyi topluluktur. Bu ayrımın şartı ırkları, soyları veya salt talihleri değil, fakat Allah’a davet etmeleri, iyiliği emretmeleri, kötülükten menetmeleridir. Ve bu sebeple de onların misyonu, tıpkı Resul’ün onları Allah’a davet ederek ve Allah için uyararak insanların karşında durması gibi, Allah’ın şahitleri olarak insanlığın karşısında durmalarıdır (li-takūnū).15 Öyleyse, ümmetçi misyon, peygamberlik makamının bir yansıması ve uzantısıdır.

Bu ayetler ayrıca Kur’an’daki İslam tasavvurunun cemaat-merkezli veya ‘ümmetçi’ olduğunu daha da kuvvetlendirmektedir. Zira, nebevi misyonun mirasçısı, herhangi bir birey, aile, ırk, kavim ya da etnik grup veya herhangi bir dini kurum değil, direkt topluluktur. Bu misyonu sürdürmek için “kendi aranızdan” (4:59) bir lider seçin ve ona itaat diye emredilen bir bütün olarak o topluluktur. Bu ayetler, Ümmet’in, bir eylemin ya da emrin pasif bir alıcısından ziyade, Allah’ın yeryüzündeki işlerinin aktif bir aktörü olduğunu beyan etmektedir.

Buna ek olarak, kendiliğinden iyi olan ve iyiliğe davet eden bir topluluk olma durumu kaçınılmaz olarak iki türlü yükümlülüğü doğurmaktadır: biri topluluğun kendi içindeki erdemiyle ilgili ve diğeri de dışarıdaki, dünyaya-dönük, kolektif eylemle ilgili. Birinci vazife, takva sahibi olmayı, Allah’ı sevmeyi ve O’na itaat etmeyi, birbirlerinin hatalarını düzeltip birbirlerine hakkı hatırlatmayı gerektirirken, ikinci vazife nebevi görevi ifa etmek için etkili bir liderlik altında kolektif örgütlenmeyi gerektirmektedir. Ne zaman hür iradeleri olan bir grup birey kolektif bir vazifeyle görevlendirilse, bu grubun kaynaklarını ve sorumluluklarını paylaşması gerekir. Daha önce de zikredildiği üzere, bu, siyasetin, ya da bizim durumuzda ümmetiks’in, görevidir. Eğer bir topluluğun gayesi yalnızca hayatta kalmak veya pasif varoluş değil de dünyaya karşı aktif bir misyon ise, siyasi yön daha da belirginleşir. Zira bu grubun, hem ahlaki otoriteye hem de yaptırım gücüne sahip bağımsız bir oluşum haline gelmeyi amaçlaması gerekir. Başka bir deyişle, Ümmet’in nebevi misyonunun iki yönü mevcuttur: içedönük yönüyle nebevi karakter, takva, özeleştiri, tutarlılık ve ahlak gibi nitelikler gerektirirken, dışadönük yönüyle nebevi misyon, aksiyon, birlik, dayanışma, cesaret, kararlılık ve siyasi feraset gibi erdemleri gerektirmektedir.

Listemizdeki diğer üç ayet (3:103, 3:105, 49:10), hem nebevi misyon için müminler arasında dayanışmanın gerekli olduğunu hem de nebevi misyonun aktif bir süreç olduğunu vurgulamaktadır. Ortak bir misyonun ifası hem işbirliğinin koşullarını hem de uyuşmazlığa elverişli durumları yaratır ve dolayısıyla da amaçlanmış grup-içi uzlaşmaya, barışı-sağlamaya ve adalete yönelik kararlı bir mizaç gerektirir. Bu bakımdan, “kardeş olarak müminler” metaforu (49:9-10) özellikle öğreticidir. Çünkü kardeşler, tıpkı müminlerin kelime-i şehadet üzerinden bir araya gelmesi gibi, ebeveynlerden birisinin veya ikisinin ortak olması suretiyle soy bağı üzerinden birleşirler. Fakat kardeşler farklı kişiliklere sahiptir ve birey olarak kendilerini gerçekleştirmeleri ve bir yetişkinliğe erişmeleri çekişmeli bir süreçtir. Ki bu, kardeşlerin sadece birbirilerini sevmesine ve desteklemesine, birbirleriyle oyun oynamalarına ve sahip olduklarını paylaşmalarına değil, fakat aynı zamanda bazen de kendilerinin ve birbirlerinin sınırlarını zorlamak ve böylelikle de dünyayla başa çıkmayı öğrenmek suretiyle birbirlerine meydan okumalarına, rahatsızlık vermelerine, dalaşmalarına ve birbirleriyle rekabet etmelerine sebep olan bir süreçtir. Müminlerin bazıları, tıpkı bazı kardeşler gibi, tahammül edilebilir zararın sınırlarını aştıkları ve ciddi zararlar verdikleri veya musibetlere sebep oldukları zamanlarda bile, Kur’an onlardan müminler ve kardeşler olarak bahseder ve bir yandan da ameli bir çözüm emreder: Zalimlere karşı aranızdan adil olan tarafa katılın, fakat bunu her zaman nihai barış ve uzlaşma amacıyla yapın: “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırsa aralarında barışı sağlayın. Eğer onlardan biri diğerine zulmederse, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar zulmeden tarafa karşı savaşın. Eğer dönerse, artık, aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın. Muhakkak Allah, adil olanları sever” (49:9). Böylece Cenab-ı Hak, Müslümanlar arasında sürekli barışın sağlanmasının ve gerginlikler sonucu hevesimizi kaybetmektense onları tahmin edip beklememiz gerektiğini hatırlatır. Ve bizi, müminlerin dayanışmasını sadece bir teminat olarak değil aynı zamanda bir yükümlülük ve bir ittifak ve uyum süreci olarak ele almaya da teşvik eder. Müslümanların günümüzdeki ve geçmişteki sık sık tekrarlayan çekişmelerini ve kavgalarını ümitsizliğin ve statükoya boyun eğmenin gerekçesi olarak gösterenler yalnızca akılsız değil, aynı zamanda bu ilahi emirden de gafildirler.

Son ayet (8:73) meseleyi daha da önemli hale getirirken bir yandan da gerekenin ne tür bir birlik olduğunu da açıklığa kavuşturmaktadır: eğer bir araya gelmezseniz, safları sıklaştırmazsanız ve sağlam bir ittifak kurmazsanız, hem siz hem de genel olarak dünya büyük bir zararla karşı karşıya kalırsınız. İmana düşman olanlar – ki hakikatin her zaman düşmanları vardır – imana karşı birbirlerinin müttefiki olur ve müminlere daha güçlü bir dayanışma göstermesi emredilir. Unutulmamalıdır ki Bedir Gazvesi üzerine nazil olan bu Medenî ayet, savaşta ve barışta, siyasette ve diğer alanlarda, kapsamlı bir dayanışmaya davet etmektedir. Zira savaş insan edimlerinin en bütünleştiricisidir. Üstelik, bu ifadeler evrensel ve ebedî olduğu için de müminlerin kapsamlı bir dayanışma kurmasını zorunlu kılmakta ve Müslümanların bunda muvaffak olamaması durumunda da, yeryüzünde büyük bir fitnenin ve katliamın olacağı konusunda uyarmaktadır. Böyle bir dayanışmanın gayesi ise yalnızca kendilerini muhafaza etmek değil, ayrıca diğer dinleri ve toplulukları da korumaktır: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle defetmeseydi, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendisine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir” (22:40).

Peygamber Efendimizin (sav) şu sözleri, bu ilahi teşviklere, tek vücut metaforuyla özellikle dokunaklı ve duygusal bir ifade vermektedir:

“Müminler birbirlerine karşı muhabbette, merhamette ve dayanışmada tek bir vücut gibidir, vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, bütün vücut ateşle ve uykusuz gecelerle karşılık verir.”16

Kur’an’daki, Ümmetin kendine has misyonu ve bu misyonun ifasının bir koşulu olarak birlik ile ilgili emirlerin bu kısa özeti, bizi ümmetiks adını verdiğimiz şeyin kapsamına giren, aşağıdaki, birbiriyle ilişkili emirlere ve görevlere götürür.

Ümmetiks, Ümmetin kolektif varoluşu ve eylemi için kavramsal bir alan sağlayarak işe başlamalıdır; bu da bir dizi çalışma alanının disiplinli bir şekilde incelenmesini gerektirir.

  1. Kendine mahsus İslami siyaseti, siyâsetü’ş-şer’iyye’yi, İslami normların ruhuna uygun olarak, İslami gelenekle ve tarihsel ve güncel insan bilgi birikimleriyle ilişki içinde ve İslami kavramları çarpıtmaya karşı dikkatli bir şekilde kuramsallaştırmak. Bu nedenle ümmetiks, hem yerel hem de küresel düzeyde, Müslümanların ve genel olarak insanlığın genel çıkarlarına hizmet edecek hedeflerin ve politikaların kavramsallaştırılmasını ve yürütülmesini gerektirir. Müminlerin kapsamlı dayanışmasının merkezinde, Müslüman toplumların bölgeler, kültürler, diller ve idari sistemler üstü siyasi birliği yer alır. Bu da karmaşık ve esnek bir kurumsal tasarım ve problem-çözümü gerektirir. Dahası, modern yönetim tüm insanların paydaş olduğu muazzam bir teknik uzmanlığın ve becerinin yanı sıra sürekli ve girift bir ahlaki ve teolojik karar-almayı da zorunlu kılar ki bu da İslami normlara, hedeflere ve genel mutabakat ve anlaşmazlık meselelerine dair derin ve sistematik bir bilgi gerektirir. Siyaset ve İslami normlar arasındaki ilişki konusunda yaygın olarak benimsenen ancak naif olan duruşlardan kaçınmalıyız. Bunlardan biri, tüm siyasetin yalnızca teknokratik kararlardan (hız sınırlarına karar vermek veya musluk takmak gibi) ibaret olduğu görüşü iken diğeri ise tüm yönetme işinin ahlaki olduğu ve kutsal veya eski metinlerden çıkarılabileceğidir. Teknoloji, mimari, imar, belediye, ve çevre korumadan servetin yeniden dağılımı, kamusal erdemin teşviki, kutsal mekanların bakımı ve kamusal törenlerin idaresi, güvenlik, ve dış politikaya kadar, hepsinin çeşitli biçimlerde ve derecelerde İslami açıdan derin hukuki ve ahlaki boyutları mevcuttur. Her birinin doğru bir şekilde uygulanması, uzmanlık düzeyinde İslami bilgi ve takvanın ve erdemin güçlendirilmesini mecburi kılar. Bunun yanı sıra, böyle bir uygulama, özellikle de Ümmet coğrafyasından olan küresel (olarak) en iyi uygulamalara ve çözümlere (yani hem ümmet-içi hem de küresel bilgi) erişimi ve son olarak da ilgili köyün, şehrin veya bölgenin geleneklerinin ve şartlarının derin yerel bilgisini gerektirir. Ümmetiks söylemi bu bilgiyi üretmeyi, geliştirmeyi, teşvik ve teşhir etmeyi amaçlar.
  2. Halifeliği, hesap-verebilir ve ileriyedönük bir kurum olarak yeniden canlandırmak suretiyle İslam’ın cemaat-merkezli otantik tasavvurunun hayata geçirilmesi için mücadele etmek. Müslümanların çoğunlukta olduğu tüm coğrafyaların, İslam hukukuna ve normlarına uygun olarak topluluğun refahını gözeten birleşik bir İslami yönetimi, yüzyıllar boyunca ve farklı mezheplerden Müslüman alimlerin üzerinde oybirliğiyle mutabık kaldığı temel bir İslami yükümlülüktür. Bununla birlikte, halifeliğin tarihteki oluşumlarının her birinin uygulamasında pek çok ideal-olmayan düzenleme yapılmış ve zaman zaman gücün ve servetin gereken hesap-verilebilirliği olmaksızın küçük bir grubun elinde toplanması vaki olmuş ve bu durum sıklıkla yolsuzluğa, bölünmeye ve nihayetinde de parçalanmaya yol açmıştır. Kur’an’da ve Sünnette belirtilen ve Hulefâ-yi Râşidîn’in hayata geçirdiği cemaat-merkezli gerçek hilafet tasavvuruna dönmemiz bir zorunluluktur. Ve bu dönüş, ortaya bir Mesih çıkana kadar Ümmet için artık daimi gerilemeden ve pasif acı çekmeden başka bir şey kalmadığı yanılgısına düşmeden olmalıdır, ki bu yanılgı Kur’an’ın mesajında apaçık belirtilen dönüştüren ümitle ve samimi amelle tezat teşkil etmektedir. Öte yandan kendimizi geçmişin siyasi formlarıyla da sınırlamamamız gerekir: Hilafet kurumu tarihte birçok forma bürünmüştür17 ve modern-öncesi şartlar devasa ve genişleyen toprakların birleşik yönetimine karşı muazzam zorluklar yaratmış ve tavizleri zorunlu kılmıştır. Önemli teknolojik, sosyal ve siyasal gelişmeler bugün bu zorlukların birçoğunun üstesinden gelmemize ve topluluğun bir kez daha yetkili kişileri seçecek ve onları müsamahasız bir şekilde sorumlu tutacak güce sahip olmasına imkân vermiştir.
  3. Haksızlıkların ve eşitsizliklerin sistematik olarak azaltılması suretiyle Ümmetin kapsamlı birliğini ve birleşmesini söylemde ve pratikte amaçlamak. Bu, tüm Müslümanların eşit olduğu ve tercihlerin yalnızca takvaya ve liyakate bakılarak yapıldığı nebevi misyonun şartlarına göre düzenlenen, sadece siyasi değil aynı zamanda manevi, sosyal ve ekonomik düzeyde bir dayanışma Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın ilk hutbesinde ifade ettiği gibi, Ümmet içindeki zayıfları güçlülerden korumak, İslami yönetimin belirleyici bir vazifesidir.18 Bu talep çok yönlü bir yaklaşımın tetkikini ve gelişimini gerektirir. Bu da çeşitli coğrafyalarda Müslüman kamuoyunun her düzeyde hazırlanmasını, karşılıklı irtibatsızlıkların ve güvensizliklerin nedenlerinin teşhisini ve tedavisini, ve mağduriyet kaynaklı şikayetlerin onarıcı mekanizmalarla, özellikle de İslam inancına ve medeniyetine olan ortak bağlılığa dayananlarla ele alınmasını içerir. Ekonomik, toplumsal veya mezhepsel kaygılardan kaynaklanan bölünmeler de benzer şekilde ana nedenlerin üzerine gidilmesini ve ortak İslami prensiplere dayalı hoşgörülü ve onarıcı bir yaklaşımı gerektirir. Yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkan milliyetçilik, etnosentrizm, ten rengi ayrımcılığı, ırkçılık ve İslami meritokrasiye (liyakat sistemine) karşı olan her türlü ayrımcı fikir ve uygulama ısrarla aranmalı ve yok edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, ümmetiksin tasviri veya sosyal bilimsel yönü, İbn Haldun’un yaptığı türden gözlemlere dayanarak, insanlar arasındaki bölünmelerin ve anlaşmazlıkların tamamen ortadan kaldırılamayacağını, çünkü tabii insani içgüdülerin sonucunda sürekli olarak yenilerinin ortaya çıkacağını kabul eder. Ve bu sebeple de normatif ümmetiks, bizi ütopik bir mükemmelliği aramak yerine (sorunları) azaltmanın ve iyileştirmenin İslam’da emredilen yollarını sebatla aramaya sevk eder.
  4. Homojenliği empoze etmek yerine farklılıkları yönetmeye dair İslami söylemi geliştirmek. Bu da Ümmet içindeki kaçınılmaz çeşitliliği fark ve kabul etmek, kaynaklarını ve sebeplerini incelemek, tehdit edici olmayan farklılıklara saygı duymak ve mezhepsel, sosyal, sınıfsal ve ırksal ayrımlar da dahil olmak üzere tehdit edici olanları azaltmak ve ihtilafları en aza indirmek anlamına gelir. Bu, İslam’ın geniş sınırları içerisinde derinden bağlı olduğumuz teolojik, hukuki veya diğer görüşlerimizi tutkuyla savunmamızı engellemez. Mezhep çatışması, Avrupa’da Hıristiyanlığın sosyal bir güç olarak zayıflamasında ve sekülerliğin yükselişinde önemli bir rol oynamış olup, günümüz Müslüman dünyası için de aynı derecede ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Doktrinsel farklılıklara ilişkin olarak, İslam medeniyeti, Sünni mezheplerin hukuki çoğulculuğu ve Şeriatın gayrimüslim cemaatleri koruması gibi belirli temel alanlarda olağanüstü başarılı hoşgörü modellerine şahitlik etmiştir. Bu tarz bir Müslümanlar-arası hoşgörü ve bir arada yaşama, hakikati aramaktan ve savunmaktan vazgeçmeyi değil, daha ziyade farklılıkları yerli yerine koymayı gerektirir. Bu da sadece doktrinsel açıdan geçerli ve geçersiz farklılık, ve siyasi açıdan önemli ve önemsiz farklılık arasında ayrım yapmayı değil, aynı zamanda sayıca az olsa da Ümmeti bağlayan temellerin hizip farklılıklarından daha güçlü olduğunun tanınmasını da içerir. Ümmetle ilgili vazifemiz, Müslümanlar arasındaki başarılı bir arada yaşama örneklerini incelemek, bu örnekleri Müslümanların kamusal irfanı haline getirmek, bunların önkoşullarını sağlamak için çalışmak ve böylece onların yeniden dirilişini sağlamaktır.
  5. Ümmetin tek bir vücut olduğu metaforunu hayata geçirmek için Müslümanlar arasında zayıf ve mazlum olanlara küresel düzeyde öncelik Bu, ilk adım olarak aramızda zayıf olanların (mustadʿafin) (4:75) dramı hakkında kesin ve güncel bilgi üretmeyi ve İslam topraklarına ve kutsal mekanlara yönelik mevcut ve gelecekteki tehditlere ilişkin proaktif ve disiplinli çalışmanın geliştirilmesini gerektirir. Birkaçını saymak gerekirse, Filistin, Keşmir, Doğu Türkistan, Rohingya gibi Ümmetin önemli davaları çözüme kavuşturulmamıştır ve ümitsiz görünmektedir. Çünkü, bu davalar dünyevileştirilmiş, Ümmetten koparılmış ve dar bir bölgenin kendi meselesi haline getirilmiş, bu da genel bir ihmalle veya en iyi ihtimalle ara sıra ortaya çıkan ve sürdürülemeyen bir ilgiyle sonuçlanmıştır. Bütün bu vakaların, (bunların) ana nedenlerinin ve tarihinin ve çözüm söylemlerinin, her yerde Müslümanların günlük haberlerinin ve müfredatlarının bir parçası haline gelmesi gerekir ki tıpkı Hz. Peygamber’in (sav) müminlerden istediği gibi hissedebilelim, planlayabilelim ve tepki verebilelim.
  6. Birleşik ve müreffeh bir Müslüman dünya tasavvuru için hayati önem taşıyan temel ekonomik, sosyal, ekolojik, teknolojik zorluklarla yüzleşmeye yönelik söylem geliştirmek. İklim değişikliği gibi zorlukları ele almak, Yapay Zekanın yükselişiyle ortaya çıkanlar gibi fırsatlardan bilinçli bir şekilde yararlanmak, ve faizsiz ekonomi gibi İslami paradigmaların nasıl daha adil sonuçlara yol açabileceğini göstermek elzemdir. Sadece Müslümanları önemli bir şekilde etkilediği ve Müslüman dünyasının refahı bunu gerektirdiği için değil, aynı zamanda bu alanlarda liderlik etmeden, insanlığa şahitlik etme yönündeki ümmetçi vazifemizi ifa edemeyeceğimiz için de elzemdir.
  7. Genel olarak dünya ile ümmetçi ilişkiler Ve bunu bir yandan medeniyetlerin ve bölgelerin bir arada var olmasını hedeflerken ve ortak maddi, çevresel ve insanlığın karşı karşıya kaldığı diğer zorlukları çözerken, öbür yandan da İslam’a davet etme ve Müslümanların refahını dünya çapında güvence altına alma şeklindeki ümmetçi misyona sarılarak yapmak.

 

4. Sonuç: Naṣīḥa ile Başlamak

Birileri bütün bunları kimin yapması gerektiğini sorabilir. Bütün bu işler zaten devlet gibi tek ve güçlü bir kurum gerektirmiyor mu?

Tüm Müslümanları duyarlı ve hesap verebilir bir şekilde temsil eden etkili bir yönetim, başlı başına İslami bir yükümlülük olmasının yanı sıra, Ümmetin muhafazası açısından da kesinlikle bir zorunluluktur. İslam hukukunun hakimiyetinin muhafazası ve saldırganlığa karşı müdafaa için siyasi bir otorite mecburidir. Ancak, güç, gerekli olmasına rağmen, bu işlerin pek çoğu için yeterli bir şart olmadığı gibi, hareket noktası da değildir. İktidar sahibi olmadan önce ilk olarak inançları ve tutumları düzelterek işe başlamak nebevi yoldur. Mesela, halifeliğin, zalim, ihmalkâr veya menfaatperest ya da dış güçlere satan bir kişinin veya grubun eline geçtiğini hayal edin. Salih ulema ve manevi liderler gibi, salih yöneticiler bile, kontrol edilmedikleri ve sorumlu tutulmadıkları sürece, gücü kötüye kullanma eğiliminde olurlar. Açıkça görünüyor ki, iyi bir yönetimin sağlanması için hem uyanık bir Ümmet hem de dirençli kurumlar gereklidir. Ümmet, liderlerinin, yöneticilerinin, alimlerinin, aynı zamanda her düzeydeki müminlerin haklarına saygı duyarken, bir yandan da kendi haklarını talep etmeye hazırlıklı olmalıdır; tıpkı Hz. Peygamber’in (sav) ifade ettiği gibi: “Din, samimiyettir … Allah’a, Resulüne, Kitabına, Müslümanların liderlerine ve bütün Müslümanlara karşı”.19 Ümmete dair (ummatic) hakları ve görevleri temellendirmek için uygun çerçeve, seküler liberal bireysel haklar düsturundan ziyade, naṣīḥa’te içkin olan hakikatin ve sorumluluğun önceliğidir. Hz. Peygamber (sav), kendilerine Medine’de iktidar verilmeden çok önce, henüz tecrübesiz olan Ümmetini bu naṣīḥa’te hazırlamıştı. Daha iyi bir yönetim beklemeden önce hepimizin mükemmel derecede erdemli olması gerektiği şeklindeki tam tersi yöndeki yanılgıya düşmeksizin, bizim itidalli duruşumuz, hem gücün erdemli bir şekilde kullanılmasının hem de o gücün hesap-verilebilir bir şekilde tutulmasının temelleri olabilecek, bilinçli ve erdemli bir entelektüel ve sosyopolitik söylemin ve praksisin üretilmesini gerektirir.

Şunu da not etmekte fayda var ki, bir söylem olarak ümmetiks, bir halifenin varlığından bağımsız olarak gereklidir, tıpkı salih müminlerden oluşan bir grubun ortaya çıkmasından hem önce hem de sonra söylem olarak fıkıh ve akidenin gerekli olduğu gibi. Nitekim, eğer yarın küresel bir hilafet ortaya çıksaydı, ümmetçi bir söyleme ihtiyacımız daha az olmazdı.

Öyleyse, ümmetçi bilgi birikimini kim geliştirmeli ve ümmetçi çalışmaları kim yapmalıdır? Sorumluluk tek bir kişi ya da kuruma değil, Ümmet içinde buna katkı sağlayabilecek kaynaklara sahip olan herkese düşmektedir. Sorumluluğumuz becerikliliğimize göredir, ve bugün Müslümanların çoğunluğu büyük bir sefalet ve yoksulluk içindeyken, bazı Müslümanların nerdeyse sonsuz kaynaklara sahip olduğunu göz önünde bulundurursak, yapabilecek bir avuç kişinin bu imtihanın üstesinden gelmesi gerekmektedir.

Ümmetiksi, bu zorlukları sistematik olarak ele alan söylemi, akademik disiplin(ler)i, ve küresel çaptaki Müslüman kamusal alanı kapsayan bir kavram olarak öneriyoruz. Ümmetiks Enstitüsü, ümmetçi düşünceyi ve eylemi güçlendireceğini umduğumuz bu tür birçok girişimden biri olmayı hedeflemektedir.

***

Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsünün Baş Araştırmacısıdır. 2019 yılında Yaqeen Enstitüsünde yayınlanan ve bu proje için başlangıç noktası olan “Who wants the Caliphate?” (Hilafeti Kim İster?) makalesinin de yazarıdır. Kendisi Toledo Üniversitesi Felsefe ve Dini Araştırmalar Bölümü’nde profesör ve İslami araştırmalar kürsüsü başkanıdır ve American Journal of Islam and Society’nin (daha önce American Journal of Islamic Social Sciences olarak biliniyordu) eş editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsünün hakem kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları genel olarak İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve tarihi kapsamaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012), ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020), dört volümden ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum adresinden ulaşılabilir.

 

Notes

  1. Bu ifadeler Hz. Peygamber’in (sav) sözlerinden alınmıştır. “Siyase” kavramının ve teriminin kökeni Buhârî’de görülmektedir: “İsrâiloğulları peygamberler (tasūsuhum al-anbiyāʾ) tarafından idare ediliyordu” (3455). İlgili (amr al-müslimin (“Müslümanların genel işleri”) kavramı daha sık görülmektedir: “Müslümanların işlerini önemsemeyen onlardan değildir” (Beyhakī ve diğerleri tarafından bildirilen bu rivayet zayıf görülmüştür ancak pek çok sahih rivayetteki bu fikri oldukça iyi bir şekilde yansıtmaktadır). Sayısız başka rivayet bu rivayetin anlamını teyit etmektedir. Ömer b. el-Hattâb şöyle rivayet eder “Allah Resulü gecelere kadar Ebû Bekir’le Müslümanların işleri hakkında konuşurdu ve ben de onlarla beraber olurdum” (sahih veya hasen görülmüştür, Aḥmad 228; Tirmizî 169; kāna yasmuru maʿa abī bakr fī amr min amr al-muslimīn). Bu yazının sonunda da alıntılanan meşhur bir rivayet Müslümanların geneline yönelik samimiyeti dinin özünün bir parçası olarak kabul etmektedir (Müslim 55, al-dīn al-naṣīḥa … li-ʿāmmatihim). Başka bir rivayette ise Allah Resulü (sav) şöyle dua etmektedir: “her kim ümmetimin işlerinden bir işle görevlendirilir ve onlara karşı sert davranırsa, ona karşı sert ol ve her kim ümmetimin işlerinden bir işle görevlendirilir ve onara karşı yumuşak davranırsa, ona karşı yumuşak ol” (Müslim 1828). Allah Resulü (sav), Müslüman Ümmetinden ayrılmaya ya da ona karşı savaşmaya karşı sert bir şekilde uyarmış (Müslim 1848; man kharaja min al-ṭāʿa … wa-man kharaja ʿalā ummatī), ve Ümmeti için sevdiği ya da korktuğu şeylerden sık sık bahsetmiştir, mesela, “Ümmetim için tek (veya en çok) korktuğum şey, onu saptıracak yöneticilerdir (imamlar) … ve Ümmetimin bir kısmı, Allah’ın emri tahakkuk edinceye kadar, onları terk edenlerden zarar görmeden, hak üzere devam edeceklerdir” (Tirmizî 2229; innamā akhāfu ʿalā ummatī … lā tazālu ṭāʾifat min ummatī).
  2. Terimin burada yapılmaya çalışıldığı gibi istikrarlı bir kuramsallaştırmasına rastlamasam da,  ümmetik (ummatic) terimi İngilizce yazan Müslümanlar tarafından, aşağı yukarı aynı kavrama atıfta bulunmak için zaman zaman kullanılmaktadır. Örnek olarak, bakınız: Ataullah Siddiqui, “Ismail Raji al-Faruqi: From ʿUrubah to Ummatic Concerns,” American Journal of Islamic Social Sciences 16, no.3 (1999): 1-26; ve Masudul Alam Choudhury, The Islamic World-System: A Study in Polity-Market Interaction (London: Routledge, 2005); yazarların hiçbiri kavramı sıfat formunda kullanımının ötesinde geliştirmemiştir.
  3. ‘Politika’ (siyaset), geniş anlamda herhangi bir topluluğun işlerinin idaresi olarak anlaşılabilse de, kavramın daha derin bir normatif dokusu vardır. Aristoteles için, polis, monarklar veya oligarklar tarafından yönetilen diğer antik Yunan şehirlerinden, demokratik yapısıyla ayrılıyordu. Bu yapı, erdemli kamusal yaşamın (oikos’un -yani hane halkının- özel yaşamının ötesinde) daha üstün amacını doğurmuş ve siyasi topluluğun yüksek statüsünü kurmuştur. Modern siyaset ise tam tersine, çoğu zaman seküler ulus devletin çıkarlarına bağlı, acımasız, araçsal bir rasyonellikten fazlası değildir.
  4. Bu tanım Mâverdî tarafından formüle edilmiş ancak konuyla ilgili önemli klasik yazarların neredeyse tamamı tarafından farklı farklı deyişlerle tekrarlanmıştır. Mâverdî şöyle yazmaktadır: “Yüce Allah Ümmet’e peygamberliğin halefi olarak vekalet edecek bir lider görevlendirmiş ve ona Ümmetin maslahatlarını idare etme yetkisi vermiştir” (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, ed. Aḥmad Jād (Cairo: Dār al-Ḥadīth, 1427/2006), 13). Birkaç paragraf sonra Mâverdî konuyu şöyle açıklar: “Dinin muhafazasının ve dünya işlerinin idaresinin bir aracı olarak, imamet peygamberliğin halefi olarak emredilmiştir. Ümmetin maslahatlarının kendisiyle düzenlendiği bir kişinin belirlenmesi, (Harici) el-Asam’ın görüş ayrılığına rağmen icma ile belirlenmiş bir zorunluluktur. Hilafetin zorunluluğunu vahiyden mi yoksa akıldan mı kaynaklandığı konusunda ihtilaf devam etmektedir” (15). Daha fazla ayrıntı için, bir diğer metnime bakınız: “Who Wants the Caliphate?”, Yaqeen Institute, 2019, https:// yaqeeninstitute.org/read/paper/who-wants-the-caliphate. Mâverdî’nin tarihsel ve entelektüel bağlamında yaptığı katkının ayrıntılı bir tartışması için, bakınız: Ovamir Anjum, Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge, UK: Cambridge University Press, 2012). 117-121.
  5. Ümmet kelimesinin anlamlarına ilişkin geniş bir tartışma şu eserlerde mevcuttur: Isḥāq b. ʿAbdallāh al-Saʿdī, Dirāsāt fī Tamayyuz al-Umma al-Islāmiyya wa-Mawqif al-Mustashriqīn minhu (Doha, Qatar: Wizārat al-Awqāf wal-l-Shuʿūn al-Islāmiyya, 1434/2013), 61-107; sonuç sayfa 104’te özetlenmiştir.
  6. Sünniler için halife (ya da halife, hilafet ve halifelik makamı) ve imam (imame veya imamlık makamını elinde bulunduran kişi) terimleri aynı makama atıfta bulunurken, Şiiler için, uygun terim imamdır ve makamın çok daha büyük bir teolojik önemi vardır.
  7. Bugün İslam dünyasında ulus-devlet modelinin çöküşü hakkında, bakınız: “Irredeemable Failure: The Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity”, Ummatics, Dec 14, 2022, https://ummatics.org/papers/ irredeemable-failure-the-modern-nation-state-as-a-nullifier-of-ummatic-unity/. Arap Baharının ardından bazı din adamlarının sisteme dahil edilmesi üzerine, bakınız: Usaama al-Azami, Islam and the Arab Revolutions: The Ulama Between Democracy and Autocracy (London: C. Hurst & Co., 2021; and New York: Oxford University Press, 2022). Bilimsel literatür, Müslüman alimlerin ve reformcuların Müslüman-çoğunluklu despotik devletler altında gördüğü baskılara ilişkin açıklamalarla dolu. Erişilebilir bir açıklama için, bakınız: Iyad El-Baghdadi and Ahmed Gatnash, The Middle East Crisis Factory: Tyranny, Resilience and Resistance (London: C. Hurst & Co., 2021). Güncel bir antropolojik açıklama için, bakınız: Pascal Menoret, Graveyard of Clerics: Everyday Activism in Saudi Arabia (Stanford: Stanford University Press, 2020). Arap devletlerinin zayıf meşruiyetleri sonucu kendi halklarına karşı uyguladıkları şiddetin nispeten eski ancak hala aydınlatıcı bir açıklaması için, bakınız: Nazih N. Ayubi, Over-Stating the Arab State: Politics and Society in the Middle East (London: I. B. Tauris, 1995).
  8. Ummatan wasatan orta (adaletle dengelenmiş) veya en iyi (en seçkin) topluluğa işaret eder. Bu iki anlam da klasik tefsirlerde tekrarlanmaktadır. Allame Tahir Bin Âşûr (ö. 1393 H) et-Taḥrîr ve’t-tenvîr adlı eserinde (2:143 ayeti altında) daha önceki tefsirleri özetlemekte ve her iki anlamı da desteklemekte ve şunu eklemektedir: “Bu ayet Müslümanlara bir övgüdür zira Allah, akıllarını diğer milletler gibi sapkınlığa uymaktan muhafaza etmek suretiyle onları ilahi emri açıklama ve idrak etme vasıtalarıyla donatarak en seçkin (vasat) olma şerefini onlar için saklamıştır; Fahreddin (er-Râzî) şöyle buyurmuştur: ‘Bu, onların dinde, aşırı ve ihmalkar, radikal  ve gevşek arasında dengede oldukları anlamına gelebilir.’”
  9. Shuhadāʾ ʿala al-nās ifadesinin sözlük çevirisi “insanlığa karşı şahitler” olabilir, ancak “-a şahitler”, “davetçiler ve öncüler”de olduğu gibi deyimsel anlama daha uygundur. Bu tabire en uygun açıklama Nasr b Muhammed Semerkandi’nin (ö. 373 H) Baḥr al-ʿUlūm olarak bilinen klasik tefsirinde verilmiştir: “şehadet (shahāda), delilleri açıklamak demektir, zira o mahkemede davacının hakkını açıklar, yani şehadet demektir ki hepiniz [Hz. Muhammed’in (sav) Ümmeti] , [Kuran’ın nüzulünden] sonra gelen herkese açıklıyorsunuz [ve böylece Allah’ın hakkını onaylıyor ve tesis ediyorsunuz], tıpkı Peygamber aleyhisselamın aynısını hepinize açıkladığı gibi.” Bu açıklama Cemâleddin el-Kāsımî (ö. 1332/1914), Meḥâsinü’t-teʾvîl, 2:143 numaralı ayet altında alıntılanmış ve daha da detaylandırılmıştır (https://furqan.co/mahasin-altaweel/2/143).
  10. Hitabın çoğul Ümmete, “hepinize” (you all) olduğunu vurgulamak için (İngilizce çeviride) arkaik “siz” (ye) ifadesini korudum. Khayra umma tabirinin anlamına gelince, birbiriyle örtüşen çeşitli görüşleri sıraladıktan sonra, Ebû Ca‘fer et-Taberî (ö. 310 H), en iyi görüşün Hasan-ı Basrî ’ninki (ö. 110 H) olduğunu beyan eder: “Biz [seçilmiş milletlerin]  sonuncusuyuz ve Allah’ın huzurunda en asil olanız”, çünkü, et-Taberî, bunun şu sahih Nebevi hadisle uyumlu olduğunu not düşer, “Siz, yetmiş milletten sonra geldiniz, Allah katında onların en iyisi ve asili sizsiniz” (Müsned Aḥmed ve başka yerlerde, çeşitli otoriteler tarafından sahih ve hasen olarak ilan edilmiştir; https://furqan.co/tabari/3/110). Kurtubî (ö. 671 H), İbn Abbâs’ın “en iyi topluluğun” Mekke’den Medine’ye göç eden ve Bedir ve Hudeybiye gazvelerine şahitlik edenlere işaret ettiğini söylediğini rivayet eder ve Ömer b. el-Hattâb’ın “Onların yaptığını kim yaparsa, onlar gibi olur [övgü ve mükâfat bakımından]” ifadesini ekler (bakınız: 3:110, https://furqan.co/qurtubi/3/110). İbn Kesîr (ö. 773 H) tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Doğru görüş, ayetin, her neslin [liyakatine] göre, Ümmetin tamamını ifade ettiğidir.” Yukarıdakilerin tümü “en iyi”nin manasının Ümmetin sadece kendi içinde değil tüm insanlık için de en iyi, yani onlara en fazla fayda sağlayan olduğu ve övgü ve şerefin, Allah’ın son vahyinde belirtildiği gibi, doğruyu emredip kötülükten menedenler için olduğu konusunda hemfikirdir (3:110 ayetinin altına bakınız; https://furqan.co/ ibn-katheer/3/110).
  11. Ebû Ca‘fer et-Taberî (ö. 310 H), “Allah’ın ipi” için birbiriyle örtüşen üç anlam sıralar: birincisi, müminlerin birleşmiş topluluğu (jamāʿa ), ikincisi, saf tevhid doktrini (tawḥīd ) ve üçüncüsü, Kur’an ve Allah ile müminler arasındaki Kur’anî antlaşma (bakınız: 3:103 ayeti; https://furqan.co/tabari/3/103). Kurtubî ilk anlamı, birleşmiş topluluk anlamını desteklerken (https://furqan.co/qurtubi/3/103), İbn Kesir ve el-Nesefî (ö. 710 H) ise son görüşü, yani asıl anlamın Kur’an olduğunu destekler (https://furqan.co/ibn-katheer/3/103). İbn Âşûr, “bütün, birleşmiş Ümmet”in manasını Allah’ın ipi olarak tasdik eder ki, bu üç manayı da bereketli ip mecazında bir araya getirir: “Amaç, Ümmetin tamamına bağlılığı emretmektir ki bu, zorunlu olarak her bireye bu dine sarılma emrini içerir” (bakınız: 3:103; https://furqan.co/ibn-aashoor/3/103).
  12. Bütün müfessirler bu ayetteki referansın Ehl-i Kitaba olduğu konusunda hemfikirdirler (bakınız: 3:105, https://furqan.co/tabari/3/105).
  13. Tüm klasik müfessirler, Kelime-i Şehadete inananların tümünün, ilahi kanunda biyolojik akrabalığın özel kuralları olsa bile, kız ve erkek kardeşler gibi olduğu anlamını onaylamaktadır: “Ve rahim yoluyla bağlı olanlar [yani, biyolojik akrabalar] Allah’ın Kitabında önceliklidirler” (8:75; 33:6). Fakat, miras, evlilik ve benzeri normların dışında, sevgi ve destek açısından, dinde kardeşlik daha güçlü olabilir. Kurtubî bir Müslüman nüktesi aktarır: “Din kardeşliği kan kardeşliğinden daha güçlüdür, çünkü dinde farklılık kan bağını koparır [miras hukukunda olduğu gibi], ama soyda farklılık din kardeşliğini koparmaz” (bakınız: 49:10; https://furqan.co/qurtubi/49/10). İbn Âşûr, iman ilişkisine kardeşlik olarak referans verilmesinin Kur’an ve Sünnette süreklilik arz eden bir atıf olduğunu belirtir, 59:10 gibi.
  14. Fahreddin er-Râzî bu ayetin, 8:73, ve bundan bir öncekinin anlamlarını kısa ve öz bir şekilde özetlemektedir: 8:72 ayeti üç gruba hitap etmektedir, ilki Mekkeli muhacirler ve Medineli ensar ve destekçileri ki ikisi birbirlerinin tam müttefikleridirler; ikinci grup Medine’ye hicret emrine (isteyerek veya istemeyerek) uymayan müminlerden oluşur, ki bunlar mümin olarak kabul edilir ancak ittifaktan (walāya) faydalanmazlar; fakat, din konusunda yardım isterlerse, müminler onlara yardım etmek zorundadır, ama onların yardımları müminlerin ihlal edilemez antlaşmalarına bağlıdır. Son olarak da, kafirlerle olan tüm ittifaklar bitirilmelidir. Bir sonraki ayet olan 8:73’te ise, kafirlerin birbirlerinin velileri olduğu ve eğer Müslümanlar da öyle yapmazlarsa, büyük bir fitne ve zulüm yaşanacağı belirtilmektedir (https://furqan.co/alrazi/8/73). Buradaki tehlikenin sadece siyasi değil, aynı zamanda imanın bütünlüğü ve gelişmesi açısından da olduğu dikkat çekmektedir. Walāya’nin spesifik anlamına gelince, et-Taberî, Kurtubî, İbn Kesîr ve diğer geleneksel müfessirler ittifaktan’ın (walāya) iki manasını naklederler; bunlardan açık ve Taberî’ye göre tek doğru olan, ittifakın burada tanāṣur, yani karşılıklı askeri ve siyasi koruma ve yardım anlamına geldiğidir. Diğer ayetlerde de teyit edilen ancak burada dolaylı olarak ima edilen ikinci anlam, müminlerle kafirler arasındaki miras ve evlilik gibi sosyal ilişkilerin ayrılmasına işaret etmektedir (https://furqan.co/tabari/8/73). İbn Âşûr şunu ekler: “Amaç, ancak üyelerinin birlik olması ve birliği ihlal eden her şeyden kaçınmasıyla mükemmelleştirilebilecek olan İslam birliğinin oluşturulmasıdır” (https://furqan.co/ibn-aashoor/8/73)
  15. Aslında klasik müfessirler Ümmetin icmasının (ijmāʿ) ilahi olarak korunduğunun (ʿisma) bir kanıtı olarak bu ayeti, diğerleriyle birlikte, gösterirler. Çünkü Allah Ümmeti bir bütün halinde kendi şahidi olarak atamıştır ki bu bir bütün olarak Ümmetin, Allah’ın adına icmayla naklettiği her şeyde sadıklığını garanti eder. Örneğin, bakınız: 2:143’ün el-Taberî, Kurtubi, er-Râzî, el-Nesefî ve İbn Kesîr tarafından daha önce alıntılanan açıklamaları.
  16. İttifak edilmiştir: Buhârî 6011, Müslim 2586.
  17. Tarihte halifeliğin geçtiği dört (veya kısa ömürlü meşrutiyet dönemi Osmanlı İmparatorluğunu da sayarsak beş) aşamanın bir listesi için “Who Wants the Caliphate?” (Hilafeti Kim İster?) makaleme bakınız.
  18. Ibn Hishām (ö. 213 H), al-Sīra al-Nabawiyya, ed. Muṣṭafā al-Saqā et al., 6 vol. (Maṭbaʿa Muṣṭafā al-Bābī al- Ḥalabī, 1375/1955), 2: 660-1.
  19. Müslim 55.

Discover more

Colloquium | Qas Al-Haq: An Alternative to Capitalism, Nation-State, Parts I & II

May 16, 2024
Ummatics Colloquium

Nationalism proved to be a toxic concept | Dr Ovamir Anjum

May 14, 2024
ummatics

Call For Mentee and Mentor Applicants | Ummatics Mentorship Program

April 27, 2024
Ummatics Institute

Search

Search

Navigate

Search

Sign up to our Newsletter